İslam ve Felsefe

   Felsefe ile İslam birbiriyle uyumlu mudur yoksa aykırı mıdır? Bu soruyu ele alarak ayetler ve hadisler ışığında felsefenin İslam ile uygunluğunu ya da uyuşmazlığını ele almak istiyorum. Bunu yapabilmek için de ilk olarak felsefenin ne olduğundan ve metodundan bahsetmek istiyorum. 

   Felsefe kelime anlamı olarak bilgelik sevgisidir ve hikmet arayışını ifade eder. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedenleri üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılmasıdır. Aslında başlar başlamaz felsefe ve İslam’ın ayrıştığı bir noktayı görüyoruz burada. Felsefe tanımlamasındaki var olanların varlığı tanımı; peki bu var olma tanımı sadece görebildiklerimizi mi kapsıyor yoksa duyu organlarımızla kavrayamadığımız şeyleri de kapsıyor mu? Örneğin; Tanrı, melek, vahiy gibi kavramlarda felsefenin varlık alanına girer mi? Bu gibi kavramları felsefede inceleyen dal felsefenin alanlarından birisi olan din felsefesidir.  Bu alan felsefede din kavramını ele alıp akla dayalı soruşturmalar yapar. Din felsefesi dinler gibi öğüt vermeyi veya doğru olanı vaaz etmeyi amaçlamaz. Din felsefesinin temel amacı din olgusunun dayandığı temel ilkeleri ve dinin temel kavramlarını nesnel bir şekilde sorgulamaktır. Tanrı’nın varlığı din konusunda sorulabilecek en temel sorudur. Bu konuda üç tane temel görüş vardır. Bunlar: Tanrı’nın var olduğunu düşünenler, tanrıyı inkâr edenler ve tanrının bilinemez olduğunu düşünenlerdir.

Tanrı’yı Kabul Eden Görüşler

Teizm: Yunanca “theos” sözcüğünden gelen teizme göre her şeyin yaratıcısı olan Tanrı, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten, evrenin hâkimi olan mutlak varlıktır. Tanrı mutlak güç sahibi olduğu için kâinatta gerçekleşen her şey onun isteğiyle olur. Tanrı insan ve doğa ile son derece ilgilidir. Onun isteği olmadan hiçbir şey olmaz. Çünkü o her şeye müdahale eder.

Deizm: Latince “deus” sözcüğünden gelen deizm, aydınlanma döneminde ortaya çıkmış ve kâinatı yaratan fakat hiçbir şekilde müdahalede bulunmayan bir Tanrı anlayışıdır. Evrenin dışında olan Tanrı doğaüstü olduğu için doğa olaylarıyla pek ilgili değildir. Bu yüzden doğada mucize falan gerçekleşmez. Sadece doğa kanunları işler.

Panteizm: Yunanca “pan” ve “theos” sözcüklerinin bir araya gelmesiyle oluşan panteizme göre hem Tanrı her yerdedir hem de her şey Tanrı’dır. Tanrı kesinlikle sonsuzdur ve evrenin içine yayılmıştır. Evrenden başka gerçeklik yoktur ve bu gerçeklik aynı zamanda Tanrı’dır.

   Tanrı’nın varlığıyla ilgili çeşitli kanıtlar ileri sürülmüştür. Ontolojik kanıta göre Tanrı kavramı varsa kendisi de vardır.  Kozmolojik kanıta göre evren varsa evreni var eden Tanrı da olmalıdır. Bu yüzden Tanrı vardır. Teolojik kanıt ise evrendeki düzeni ve her şeyin bir amaç doğrultusunda hareket etmesi Tanrı’nın varlığını gösterir.

Tanrı’yı Reddeden Görüşler

Tanrı’nın var olduğu kabul etmeyen görüşe ateizm denir. Ateizm, kâinatta ve doğada yaratıcı bir güç olmadığını, evrenin maddesel bir bütün olarak kendiliğinden var olduğunu ileri sürer. Bu nedenle ebedi yaşam veya ahiret hayatı gibi kavramları ateizm kabul etmez.

Tanrı’nın varlığını reddeden filozoflar görüşlerini ispatlamak için çeşitli kanıtlar ileri sürmüşlerdir. Kötülük kanıtına göre dünyada kötülükler var olduğu için Tanrı var olamaz. Nihilist filozoflara göre ise insan özgür bir varlıktır. Tanrı ise insanın özgürlüğünü kısıtlar. Bu yüzden Tanrı olamaz. Bazı filozoflar da Tanrı’nın var olmadığını madde ile açıklamaya çalışmışlardır. Bu filozoflara göre madde ezeli olduğu için yaratıcı bir güce ihtiyaç yoktur.

Tanrı’nın Bilinmezliği Görüşü

Yunan dilindeki bilinmez anlamına gelen “agunustos” sözcüğünden türeyen agnostisizm; insanın akıl yoluyla sonsuzluk veya yaratılış gibi metafizik konuları bilemeyeceğini savunur. Agnostikler Tanrı’nın varlığı veya yokluğu üzerine tez üretmenin sonuçsuz bir çaba olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü onlara göre bu tarz kavramlar üzerinde kesin bir yargıya varmak imkânsızdır. Bu görüşün ilk temsilcilerinden olan Protagoras, Tanrıların duyu organlarıyla algılanamayacağını ve insan ömrü çok kısa olduğu için insanın bu tür meseleleri çözemeyeceğini ileri sürmüştür.

   İslam hiçbir insana inanması için baskı yapmaz, ancak inanmış birisi olabilmesi için de bir bireyin Allah’ın varlığına inandığı gibi onun emrettiği şeylere ya da gönderdiği peygamberlere, kutsal kitaplara, vahye, cennet ve cehenneme de inanmış olması gerekmektedir. Dini bilgi inanca dayalıdır ve kaynağı ilahidir. Dolayısıyla şüphesiz bir imanı gerek­tirdiğinden eleştiri kabul etmez. Bundandır ki İslam teist bir inanıştır. Felsefe ise akla dayalı olduğundan şüpheci ve eleştirel bir bilgidir. Ayrıca felsefenin açıklamalarında “kesinlik” ya da “bitmiş­lik” yoktur. Bunun için de felsefe hiçbir konuda “son sözü” söylemez. Ancak İslam da kesinlik gerekir, canı gönülden inanmayı gerektirir. Bu gibi noktalarda felsefe ve İslam birbirinden ayrılmaktadır. 

Her şeyden önce felsefe akla, İslâm ise nakle (yani Kur’an ve Sünnete) istinâd eder. Nakle istinâd eden derin bir tefekkür sistemi olan İslâm ile akla dayanan felsefe arasında, gâye ve hedef itibariyle benzerlik olsa da, metot, vâsıta ve salâhiyet bakımından büyük bir fark mevcuttur.[1] Nitekim İslam akla çok önem verir. “Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan her şeyin de Rabbidir” dedi (Musa).[2] Bu ayette olduğu gibi daha birçok ayette de anlatılmak istenen, insanların düşünerek doğru yolu bulabileceğidir. Peki, düşünmeyi bu kadar önemseyen bir din temelinde düşünmenin bulunduğu bir öğretiyi, bir yöntemi tamamen yok sayabilir mi? 

Bunun cevabı kesinlikle hayır olacaktır, çünkü bu onun kendi ilkelerine ters düşecektir. İslam da felsefede olduğu gibi sorgulamayı, düşünmeyi, sürekli yolda olmayı savunur. Allah herkese bir akıl bahşetmiştir ve insan düşünerek, sorgulayarak elbet doğru yola ulaşacaktır. İslam dini hiçbir zaman tembelliği benimsemez, peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa(sav) hayatı boyunca hep bir şeyler yapmış, emek sarf etmiştir. ‘O, geceyi sizin için bir elbise, uykuyu bir dinlenme ve gündüzü de yayılıp-çalışma (zamanı) kılandır.’[3] Bu durum felsefede de böyledir, felsefede hiçbir zaman her şeyi tam olarak bilemezsin, öğreneceğin şeyler bitmez ve insan sürekli olarak düşünen durumda olur yani hep yolda olur. Bunları göz önünde bulundurarak felsefe ve İslam aynı temele dayanır demekte yanlış olacaktır. Çünkü akıl düşünür evet ama bu tek başına insanı mutlak sonuca ulaştırmaz. Sadece sorgulamakta işe yaramaz. İnsan düşünür, düşündükçe sorgulayabilir ve sonucunda düşündüğü o şeye inanç duymalı ve bir daha şüphe ile bakmamalıdır. Ancak İslam bu sorgulama durumunda da bazı sınırlar koyar, kesin çizgileri vardır. Bu sorgulama sırasında asla buğz etmeye girilmemelidir. İslam’ı felsefeden ayıran en önemli noktalardan birisi ise aciz bir aklın ilahi hakikatleri bütün yönleriyle kavrayamamasıdır.

Örneğin gözün bir görme kapasitesi vardır ve sen gözünün gördüğü kadarını biliyorsun ancak bu senin görmediklerini yok sayar mı? İbn-i Haldun bu durum için aklı şöyle tarif eder; “Akıl sağlam bir terazidir. Ama onunla Allah’a ve ahirete ait meseleleri, peygamberlik hakikatlerini, akıl ötesi hakikatleri ölçemezsiniz. Bu boş bir gayret olur ve bir kişinin; «Ne kadar da hassas tartıyor!» diye, kuyumcu terazisinde dağları tartmak istemesine benzer. Terazinin sağlamlığına bir şey denilemez ama onun da gücünün bir sınırı vardır. Aynı şekilde aklın «bilme, bulma, anlama» gücünün de bir sınırı vardır, onun dışına adım atamaz.”[4] İşte bunun için insan kutlu bir öğreticiye ve kutsal bir kitaba ihtiyaç duyar ki, sıkıştığı durumlarda bunlar ona yol göstersin, yardımcı olsun. Oysa felsefe çoğu noktada aklı yeterli bulacaktır, yeterli gelmediği fikir yürütemediği noktada ise bilinmezciliğe gidecektir.

Bir diğer farklılık ise felsefede kesinlik yoktur her görüş farklı farklı filozofların görüşünden ortaya çıkmıştır ve değişmeyeceğine dair bir kesinlik yoktur. Ancak İslam’da bir kesinlik vardır. İslam dinine peygamberlerin etkisi çok büyük olsa da buradaki görüşler peygamber görüşlerinden çok Allah-u Teâlâ’nın emir ve buyruklarıdır kesindirler ve değiştirilemezler. 

   Yani temelde İslam ve felsefe birbirleri ile paralel giden iki kavram gibi durmaktadır. Benzerlikleri, farklılıkları vardır, ikisi de bitmeyen, sonlanmayan bir sistemdir. Ancak hiçbir zaman kesişmeyeceklerdir. Birbirleriyle temas ederler çünkü ikisi de akla kıymet verir, mühimdir. Ancak gene ayrılır kendi doğrultularına çekilirler çünkü iman aklen değil kalben tasdiklemek ile olan bir şeydir. Ve teslimiyet esastır. Ayrışacaklardır çünkü felsefe sübjektif bir görüş benimser. Bu zamana kadar gelmiş geçmiş her türlü filozofun düşünce yapısını içinde barındırır ve bir sonraki filozof kendi idolündeki filozofu yansıtacaktır. Ancak İslam objektiftir. Çünkü onda her peygamber kendinden önceki peygambere saygı duyar, kıymet verir ancak içine gelmiş olduğu dönemin koşulları o peygamberin öğretisi için koşuldur. Evet İslam’da da hangi dönem, hangi toplum olursa olsun değişmeyen süregelen şeyler vardır ancak bunlar Allah’ın emir ve buyruklarıdır. Bir kişinin görüşünü yansıtmaz ya da kişiden kişiye değişmez, toplum için insanlık için genel yasalardır.

Örneğin hangi dönemde olursa olsun bir insanı öldürmek günah sayılmaktadır ya da birisinin malını gasp etmek doğru değildir.  

   Felsefe insana değer katar, onu geliştirir, yerinde duran bir taş nasıl yosun tutarsa işte felsefe insanın yosun tutmamasını sağlayan şeydir. Hayatta her şeyde olduğu gibi felsefede de her şey biz insanın elindedir nerede duracağını, neyi düşüneceğini, neyden şüphe edeceğini bildikten sonra felsefe bizi geliştirip dönüştürecektir. Gerek İslam öğretilerinde gerek felsefenin temel görüşlerinde olsun bir orta yol düşüncesi vardır. Her şeyin fazlası da yokluğu da zarardır bu anlayışa göre. İnsana düzenli, dengeli bir hayat sunacak olan şey ise hiçbir şeyde aşırılığa (iki uç içinde geçerli) kaçmamak olacaktır. Hayatımızda felsefe ve İslam arasında denge kurabiliriz, birinden birini seçmek zorunda değiliz. Orta yolda olduğumuz sürece bu durum bize sıkıntı vermektense hayatımızı kolaylaştıracaktır. 

   Bütün bu değindiğim şeyleri göz önüne alırsak İslam ve Felsefenin aslında arı ve çiçek gibi birbirlerine ihtiyaçları var, birbirlerini tamamladıkları noktalar var, birbirlerinden ayrıldıkları noktalar var. Ve ikisi, beraberken de güzeller birbirlerinden ayrı ayrıda güzeller. Bundan dolayı bize kattıkları değerler ve bizi dönüştürdükleri kişilikler için kıymetlerini bilmemiz gerekiyor. Çünkü biliyorum ki ikisi de bir insana insan olabilmenin en büyük erdemlerini öğretmekteler. 


[1] Osman Nuri Topbaş, İslâm’da Felsefenin Yeri Nedir? Genç Dergisi 86, (2013)

[1] Şuara suresi/ 28

[3] Furkan suresi/47

[4] İbn-i Haldun, Mukaddime, s. 473


KAYNAKÇA:

Kur’an-ı Kerim Meali, Diyanet İşleri Başkanlığı

Topbaş, Osman Nuri, İslâm’da Felsefenin Yeri Nedir?, Gençlik Dergisi 86, 2013

1, 2, 3 ve 4

Total
0
Shares
1 yorum
  1. İnsanların en çok yanılgıya düştüğü iki düşünce çok güzel bir şekilde ele alınmış. Allah kaleminize güç versin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki Yazı

Heath Ledger

Sıradaki Yazı

İmbat Serinliği – Halikarnas Balıkçısı