Mutlu Olma Sanatı

Russell bu kitabı Mutsuzluğun nedenleri ve Mutluluğun nedenleri olarak iki ana başlıkta işlemiştir. Birinci kısım olan Mutsuzluğun nedenlerinde insanların neden mutsuz olduklarını genel başlığı ile inceler ve Byron mutsuzluğundan, rekabetten, can sıkıntısı ve heyecandan, yorgunluktan, çekememezlikten, günah duygusundan, işkence korkusundan bahsederek bunu anlatır. İkinci kısım olan Mutluluğun nedenlerinde ise mutlu olmak hala mümkün müdür? Sorusuyla keyiften, aileden, sevgiden, işten, kişisel olmayan ilgilerden, çaba ve kabullenme olgularından bahsederek mutlu insan genellemesiyle yazısını bitirir. Russell bunları yaparken aslında günlük hayatımızda karşımıza sürekli olarak çıkan insanı mutluluktan alıkoyan şeyleri öyle bir göz önüne sermiştir ki, okuduğumuzda gerçekten bazı küçük detaylara, olaylara karşı bakış açımızı bambaşka bir hale getirecektir. Aslında bakıp göremediğimiz öyle sıkıntıları bize gösteriyor ki birçok şeye kör olduğumuzu anlıyoruz. Hayatımızı belli bir tekdüzelikte yaşayıp etrafımıza baktığımız o at gözlüklerimizden kurtulmamızı sağlıyor belki de. Hepimizin istediği mutluluğu aslında nasıl da küçük şeylerle elimizin tersiyle ittiğimizi görüyoruz. Daha sonra ise mutlu olmadaki ince ayrıntılarla hayatımızda mutlu olmak için neleri değiştirmemiz, ne gibi şeylerden uzak durmamız gerektiğini fark ediyoruz. Russell günümüzden yıllar önce bile şuanın sorunlarını öngörebilmiş hatta şuan o öngördüğü sorunlar daha da büyümüş haldelerdir. Ancak kendisine hak vermediğim nokta mutluluğu dışa dönük bir tutum izleyerek kazanabileceğimiz ve içimize döndüğümüzde ise bu mutluluğu kaybedeceğimiz düşüncesidir. Çünkü bir insan içe dönüklüğü ile de mutlu olamaz mı? Yaşadığı, gördüğü şeyler sonucu dış dünyanın aldatıcılığından uzaklaşıp kendi iç dünyasında, iç huzuruyla dışarı dönüklüğünden daha fazla mutlu olamaz mı? Russell iç dünyamıza dönmenin endişe ve korku getirdiğini ve böylece de mutsuz olacağımızı ifade eder. Ya kimi içe dönükler için korku ve endişe dış dünyaya işaretse onları mutsuzluğa götüren şey dış dünya olmaz mı bu seferde. Ancak bu noktada Russell’ın görüşünden ayrılıyor olmam onun söylediği endişe ve korku kavramlarına karşı çıktığımı göstermesin. Düşündüğüm durum Russell’ın iç dünyada olduğunu ifade ettiği bu kavramların aslında kişiden kişiye, yaşantıdan yaşantıya hatta yetiştirilme tarzına göre bile değişiklik gösterilebilme olasılığıdır. Örneğin bir insan sürekli aktif bir çocukluk, gençlik dönemi geçirmişse evet ilerleyen yaşlarında onu dış dünyadan uzaklaştırmak onda bu endişeyi ve korkuyu doğuracaktır ve mutsuzluk onun için iç dünyasında olacaktır. Ancak çocukluk ve gençlik dönemlerinde de hep daha yalnız ve daha pasif olan bireyler ilerleyen zamanlarda dış dünya ile temaslarında huzursuz olup korku ve endişeye kapılacaktır. Bu sefer ise o bireyi mutsuzluğa götüren dış dünya değil alışkın olduğu iç dünyasının güvenli sularından uzaklaştırmak olacaktır. Bana göre burada mutluluğu belirleyen etken iç ya da dış dünyaya yönelim değildir, hangi tarafta olursak olalım endişe ve korkunun bizi ele geçirmesine müsaade etmemek, onların etkisi ile hayatımızı kısıtlamamaktır. Kendi iç dünyamızda da dış dünyada bizi kısıtlayan o prangalardan kurtulup özgür olabilmekte asıl mesele, ister kalabalık bir ortamda ister kendi sonsuz yalnızlığımızda. Özgürce kendimize mutlu olabilmek için sebepler bulmalıyız, büyük ya da küçük, anlamlı ya da anlamsız, başkalarının değil kendimizce nasıl göründüğüne ve bize neler kattığına önem vermeliyiz. Çünkü birisi için sadece bir manzara olan deniz mutluluk vermezken, bir başkası için gemileri, umutları hatta tükenmiş sevdaları, gizli hazine gibi çok geniş bir anlam skalasına sahiptir ve işte o deniz o insanı mutlu eder. Yani ayrılan nokta görmek ve bakmak aslında. Bir sıkıntısı olmadığı sürece herkes bakıyor ancak herkes göremiyor. Çünkü görmek bir hissiyatı barındırıyor.

Russell’a göre savaş çıkmaması için devletlerin bir sistem oluşturması gerekmektedir. Ancak Russell bunun olmayışının sebebini insanların yaşam yükü altında ezilmektense birbirlerini yok etmeyi isteyecek kadar mutsuz olmalarında bulmaktadır ve bu mutsuzluk devam ettiği sürece de böyle bir sistemin olamayacağını ifade eder. Ya da yoksulluk sorununun giderilmeme durumunu da Russell mutluluğa bağlar çünkü toplumda özellikle zenginlerin mutsuz olduğunu ve mutsuzluğu daha fazla artırmanın manasız olduğunu düşünür. Peki, zenginlik neden mutsuzluk getirir? Günümüzde de fazlasıyla rastladığımız bir durumdur bu, insan ne kadar çok şeye sahipse o kadar endişe ve korku içindedir bir yerde. Çünkü herkeste elindekileri kaybetme korkusu muhakkak vardır ve elimizdeki şeyleri artırdıkça korkumuz büyür, daha fazlasına sahip olma isteğimizin de büyüdüğü gibi. Aslında burada tam bir doğru orantıdan bahsedebiliriz zenginlik arttıkça daha fazlasını isteme arzumuz da artacak ve bununla birlikte ise kaybetme korkumuz da artış gösterecektir. Ama atladığımız nokta başta da ifade ettiğimiz gibi korkunun mutsuzluk getirdiğidir. Bir şeye korku duymak bizim hayatımızı kısıtlayan bir durumdur çünkü insan istem dışı korktuğunu düşünmekten kendini alıkoyamaz. Bu korku hayatını kısıtlamasa bile sürekli korkuları ile yüz yüze olmak insanı mutsuz edecektir elbette. Örneğin eski zamanlardaki hayatlara baktığımızda, insanların çok fazla mal varlığı olmayabilir ama ellerinde olanları da kaybetmekten sürekli korkarak yaşamadıkları için daha mutlu olduklarını düşünüyorum ve bulunduğumuz dünya da ise bu mutluluğu kaybetmeye başladığımızı hissediyorum.

   Russell içe kapanıklığı günahkâr, kendine tutkun ve megaloman olarak ayrıştırır. Buradaki günahkârlık çocukluktan beri ona empoze edilen günahkârlık algısıdır. O zamanlarda ki günah dayatmasını unuttuğumuzu ve kenara attığımızı düşünsek bile bilinçaltında bu bizi elinde tutan bir olgudur. Russell bu bilinçaltındaki günah algısının sarhoşken ya da uyurken ortaya çıktığını ancak bunun bile insanı mutsuz etmeye yettiğini ifade eder. Çünkü insan çocukluğundaki dayatılan yasaklara ister istemez hala uymaktadır. Russell’a göre bu kurbanların mutluluğa kavuşmak için atacakları ilk adım, çocukluk inançlarından ve bağların baskısından kurtulmaktır. Russell’a katıldığım birçok noktadan birisidir bu, çünkü günah duygusu, suçluluk duygusu hayatımızı kısıtlayan bir durum ancak tamamen yokluğunun da insanı mutsuzluğa sürükleyeceğini düşünüyorum. Sadece kendini ilgilendiren şeylerde değil etrafını da etkileyen durumlarda suçluluk hissetmezsen, örneğin kumar oynarken ailenin geçimini sağlayacak parayı, evini barkını kaybettin ama bundan pişmanlık duymuyorsun bunda seni mutluluktan alıkoyacak bir pişmanlık bağı yoktur belki ama burada duyduğun mutluluğun ise ahlaki ve kalıcı bir mutluluk olduğunu düşünmüyorum. Russell’da kendisine tutkun olan ise kendisini günahkâr olarak görenin tam tersidir. Eğilimi kendine hayran olmak, başkalarının da hayranlığını kazanmaktır. Bir noktaya kadar kabul edilebilirdir yalnızca aşırı durumlarda önemli bir kusur olur. Örneğin kendisine tutkun olan birisi, usta ressamlara gösterilen saygıyı görünce resim yapmaya başlayabilir, ama ressamlık onun için amaçtan başka bir şey değildir ve bu işin tekniği hakkında hiçbir bilgisi olmadığı için istediği alkışa, ilgiye ulaşamaz onun yerine karşılaştığı şey başarısızlık ve hayal kırıklığı olur buda onu mutsuzluğa sürükler. Yalnız kendisine düşkün olan hayran olunmaya değer değildir. Çünkü dünya güneşin etrafında değil de onun etrafında dönüyormuşçasına ben merkezli olan bir insan zamanla etrafındaki insanları kaybetmeye ve yalnız kalmaya başlayacaktır. Russell’a göre son içe kapanıklık şekli olan megalomanlık yani kendini büyük görme hastası birey ise güçlü olmak ister. Onun için mühim olan insanların onu sevmesi değildir, insanların ondan korkmasıdır. İktidar olmak ve egemen olma arzusu bir dereceye kadar kabul edilebilirdir, ancak haddinden fazla olmaya başladığında insanı sadece mutsuzluğa değil budalalığa da götürmektedir. Çünkü insan için sınırsız güç diye bir şey yoktur, mutlak bir sınır vardır ve ona ulaşıldığında ilerlemek imkânsızdır. Örneğin bir iş yerinde çalışan insan altında çalışanlara egemen olduğunu düşünür, olası bir terfi sonucu daha fazla çalışana egemen olacağını, patronun yerine geçtiğinde ise herkese egemen olacağını düşünür ve istediği aşamalara geldikçe bir üstünü ister. Ancak sınırlı insan gücü belli bir noktadan sonrasını yapamayacaktır ve gittikçe dışardan görünmese bile içerden bir felakete sürüklenecektir. 

   Russul’a göre bir diğer mutsuzluk sebebi ise Byron mutsuzluğudur. Burada ki durum ise insanın artık her şeyi öğrendiğini ve dünyada daha fazla öğrenecek bir şey kalmadığını varsayanlardır. Bu insanlar aslında mutsuz insanlardır anacak onlar bu mutsuzluğun evrenin kendi doğası olduğunu ileri sürerler ve mutsuzluklarından memnun olurlar. Onlara göre mutsuzluktan zevk alanlar mutsuz değillerdir. Oysaki mutsuzluk insana nasıl kalıcı bir mutluluk sağlayabilir ki? Bir yerden sonra insanın elbette gerçeğin acı yüzüyle tanışacağını ve kendini kandırmaya çalıştığını fark edeceğini düşünüyorum. Çünkü bu biraz rüya görmek ya da hayal kurmak gibi bir şey, rüyanın ya da hayalin aldatıcı mutluluğuna kaptırırsın kendini hatta o mutluluğu hissedebilirsin de ancak her rüyadan elbet uyanırsın ve her hayal elbet kendini gerçeğe bırakır. İşte o zaman mutsuzluk insanı avucunun içine alır.

   Russell’a hak verdiğim diğer noktalar ise; insanların her istediğine anında ulaşabilmesinin de mutsuzluğa sebebiyet verdiğidir. Ona göre insan da belirli bir hayat mücadelesi içindedir ve çaba harcamadan her istediğinin yerine getirilmesi onda bir boşluk oluşturacaktır. Bu o kadar doğru bir tespittir ki gün içinde etrafımızda bunun örneklerini çok sayıda görebiliriz. En basit örneği küçücük bir çocuğa bile her istediğini anında verirsek, hiçbir şey için mücadele etmesine gerek olmazsa şayet şahit olabiliriz ki elindekinin kıymetini bilmeyen, bir şeyler kazanmanın değerini bilmeyen bir birey olurlar ve büyük vadede mutsuz olmaları kaçınılmazdır. 

İnsanların sadece başarıyı mutluluğun başrolü olarak görmesi de yanlıştır çünkü tek başına başarı aslında çok fazla bir şey ifade etmeyecektir. Örneğin kariyerinde çok başarılı olmak için hiç yuva kurmamış, kimseye sevgi göstermemiş ve bu yüzden de kimseden sevgi görmemiş bir insanı düşünelim. Evet, kariyerinde çok iyi yerlere gelebilir, ancak onun yaşam amacı olan başarısını paylaşacak kimsesi olmadıktan sonra yaşadığı mutluluk yavan bir mutluluktan başka bir şey olmayacaktır. Bunun için sadece başarı uğruna hayatımızda ki diğer unsurları feda etmek mutluluk getirmez aksine mutsuzluk getirir. Felsefenin en güzel öğretilerinden birisi olan orta yol belki de bu noktada mottomuz olmalı. Bir şeyin ne yokluğu ne de fazlası iyi değildir. Russell’ın değindiği heyecan, yorgunluk ve çekememezlik gibi durumlarda ise; orta yol can sıkıntısı ve heyecanda da etkili olacaktır. Çünkü iki durumun da aşırısı insanı zorlayacaktır. Heyecan duygumuzu tamamen kaybetmek iyi değildir çünkü heyecan duymak insanı mutlu eder, onu heyecan duyduğu şeye karşı uyaracak ve bunun için de çaba harcayacaktır. İnsanın çaba duygusunu kaybetmesi onu mutsuzluğa sürükleyecektir. Russell aşırı olmamak şartıyla yorgunluğun iyi olduğunu ve bazı şeylerin kıymetini anlayacağımızı ifade eder, uyumak, dinlenmek hatta yemek yiyebilmek gibi. Yorgunluk hem kıymet bilmekle mutluluğu getirebilir hem de bence bir noktada daha mutluluğu insana getirebilmektedir. Buda; şükür iledir. Çünkü örneğin bir işte yoruluyorsak çalışabileceğimiz bir işimiz, çalışmamıza olanak sağlayan sağlıklı bir bedenimiz, çalışıp aldığımız bir kazancımız vardır. Ancak işini sevmeyen insanlar için geçerli bir durum değildir bu çünkü onlar her günü sevmedikleri bir işi yaparak geçirdikleri için iç dünyalarında mutsuz olacaklardır. Birde ruhsal yorgunluklar vardır ki bedensel yorgunluktan daha tehlikeli olduklarını düşünüyorum. Bunun çözümü olarak da kararsızlıktan vazgeçmek ve bu kararın arkasında durmak mühimdir; çünkü hep denildiği gibi en kötü karar kararsızlıktan iyidir Hiçbir başarısızlık insan hayatından mühim değildir. Yaşayabileceğimiz bir hayatımız vardır ve bir başarısızlık sonucu bu hayatı kötürüm kalmış gibi görmek anlamsızdır, çünkü hayat insana illaki yeni güzellikler getirecektir gerekli olan tek şey zaman ve bekleyebilmektir. Bunun içinde başarısızlığın mutluluğumuzu elimizden almasına izin vermemek gerekmektedir. Bir diğer nokta olan çekememezlikte ise Russell şöyle ifade eder: ‘Çekemez olanlar, kendilerinin olanlardan sevinç duyacaklarına başkalarının elindekiler yüzünden acı çekerler.’[1] Bunun çözümünün de hayranlık duygumuzu geliştirerek olacağını ifade ediyor. Sadece kendimizin başarısı ile ilgilensek mutlu olabiliriz aslında. Örneğin aynı gül tohumunu eken iki bahçıvan olduğunu varsayalım. Güller açtığında bu bahçıvanlardan birisi, ektiği güllerin çiçek açmasından mutluluk duyan kendi işinde başarıya ulaştığını düşünen birisi olsun ötekinin ise gülleri açmasına rağmen aklı diğer bahçıvanın güllerinde olsun ve kendi gülleri ile kıyaslayıp başarısını hep onunla yarıştırsın. Aslında oda aynı sonuca ulaşmıştır ancak hiçbir şekilde elindeki onu tatmin etmez ve diğer başarılarla kendini kıyaslar ve böylece önünde duran mutluluğu görmeyerek ona sahip olamaz. Russell’ın çekememezlik konusunda en hak verdiğim düşüncesi ise önceden insanların sadece komşularını çekemediği ancak şimdi ise dış dünya ile bağlantısının artması sonucu gerek izlediği filmler, gerek zenginlerin yaşayış tarzları insanlarda çekememezliği arttırdı. Maalesef özellikle günümüzde sosyal medya platformu bunu o kadar artırdı ki sadece komşumuzun değil farklı ülkelerden insanların bile hayatını görüp, heves eder hale geldik ve kendi hayatımızdaki mutlulukları yeterli bulmamaya başladık. 

   Russell’ın son olarak mutsuzluğun sebepleri olarak gösterdiği nokta ise işkence korkusudur. İşkence korkusuna sebebiyet veren şeyin insanlar başkaları için kötü konuştuğu halde kendi arkalarından kötü konuşulmasına tahammül edemezler ve bu duyguyu aşırıya kaçırdığında da ortaya işkence korkusu çıkar. Russell işkence korkusundan dört gerçeği anlayabildiğimizde korunabileceğimizi ifade eder. ‘Bunlardan birincisi: Davranışlarınızın asıl nedeni, size göründüğü gibi yardımseverlik değildir; bunu unutmayın. İkincisi: Yeteneklerinizi gözünüzde büyütmeyin. Üçüncüsü: Kendinize duyduğunuz ilgiyi başkalarından aynı düzeyde beklemeyin. Ve dördüncüsü de: İnsanların çoğu, işkence yapmayı isteyecek kadar sizi düşünmezler.’[2] Çünkü aslında iyi olduğumuzu düşündüğümüz alanda iyi olmaya biliriz, sonuç olarak insanız ve yapımız gereği kendimizde ki kusurları dile getirmekte fazlasıyla zorlanabiliriz. Ancak eksiklerimizin, başarısızlıklarımızın farkına varsak ve ona göre kendimize bir yol çizsek çok daha kolay mutluluğu yakalayacağız.

İkinci bölümde ise Russell iki türlü mutluluk olduğunu ifade eder; somut ve hayali, maddi ve manevi, duygusal ve mantıksal olarak ayrım yapılabileceğini ifade eder. Genel olarak mutlu olabilmek için yanımızda bir dosta, aileye ihtiyaç duyarız. Yukarıdaki kısımda da belirttiğim gibi insan işinde başarılı olabilir, her istediği hemen elinin altına gelebilir, hiçbir dert ve tasaya sahip olmayabilir ama herkes yanında bir güç, bir dayanak ister acısı olmasa bile mutluluğunu paylaşacak bir nefese ihtiyacı vardır. Yoksa hep bir eksiklik hissinin içinde olacaktır. Russell insanların ilgilerini artırması gerektiğini bunun ise mutluluğun sırrı olduğunu söyler. Şöyle baktığımızda gerçekten öyledir. Hayatı boyunca sadece tek bir şey üstüne yoğunlaşan ve başka hiçbir şeye ilgi ve vakit ayırmayan insan, elindeki ilgisini olası bir kaybetme durumunda bir boşluğun içinde olacaktır ve bu onu mutsuz edecektir. 

   Mutluluğun sebeplerinden biri olarak gösterilen keyif kavramını Russell sofrada anlayabileceğimizi ifade eder. Ancak ben Russell’ın yemek yeme üzerinden yaptığı karakter analizine girmeyeceğim, değineceğim nokta şudur; Türk milleti olarak bir sofra adabımız vardır ve her akşam aile üyeleri o sofranın başında olmalıdır. Bu alışkanlık aslında sadece birlikte yemek yemeyi kapsamaz çünkü bizdeki sofra kavramı yuva olmayı, iletişimi ve bir bütün olmayı temsil eder. İnsanlar mutsuzda olsa o safra başında kurduğu etkileşim ile bunu unutur ve mutlu olur çünkü yanında her türlü sıkıntısını paylaştığı insanlar vardır ve bu bile bir mutluluk sebebidir.

   Mutlu olmamıza olanak sağlayan diğer noktalardan bazıları ise sevgi, aile, iş kavramlarıdır. Bu kavramlar belki de mutluluğu etkileyen en önemli noktalardır. İnsan sevildiğini hissetmediğinde tam olarak mutlu olamaz aksine daha hoyrat, daha tahammülsüz ve daha mutsuz olacaktır. Aslında sadece sevilmekte değil sevmekte de vardır olay. Çünkü insan birini, bir şeyi sevdiği zaman onu kendine yoldaş görür. Bu ister bir insan olsun, ister  hayvan olsun hatta bir bitki bile olsa olur. Çünkü sevdiği şeyin mutluluğuyla, başarısıyla, iyi olmasıyla mutluluğu iyice artar. Yani birini sevmek ve sevilmek mutlu olma ihtimalini ikiye katlar. Örneğin bir çiçeği çok seven bir kadın, bir gün onun yeni çiçekler açtığını gördüğünde çok sevinir. Çünkü sevdiği bir şeyi iyi durumda görmek onu mutlu eder. Bu durumu değiştirecek ise tek bir şey vardır oda egemen olma isteği. Sevdiğin insana, çocuğuna, hayvanına egemen olma isteğin baskın gelirse işte orada sevgi yavaş yavaş yok olmaya başlar. Bir insanı sevdiğinde o, onu senin malın yapmaz, onu zorlayamaz, baskı kuramazsın ve üstünde hâkimiyet hakkın yoktur. Aile ise hem mutluluğun ana kaynağı durumundayken hem de mutsuzluğun ana kaynaklarından birisidir. Seni kısıtlayabilir, isteklerine saygı göstermeyip özgürlüğünü elinden alabilir böyle bir durumda bu seni mutsuzluğa itecektir. Ancak her koşulda güzelliğine, çirkinliğine, başarına, başarısızlığına bakmaksızın seni koşulsuz seven yapıdır aile. İşe gelirsek; hayatımızı idame ettirecek imkânı verdiği için, gün boyu boş olmayıp bizi can kurtardığı için mutluluk sağlayacaktır. 

Genel olarak baktığımızda mutlu ya da mutsuz olmak aslında direk bizim elimizde olan bir şeydir. Mutsuzluğa düştüğümüzde evet zor olsa da bundan çıkabileceğimizi ve bu durumdan kurtulmak için bir adım atmamız gerektiğini biliyoruz. Her şeyde denge kurmalıyız, çünkü bir şey uca yaklaştıkça bir taraf aşağıda kalacaktır tahterevallide olduğu gibi. Hayatımızda hiçbir tarafın aşağıda kalmasına izin vermemeliyiz. İşte böylece de mutluluğa erişebiliriz. 


[1] Russell, Mutlu Olma Sanatı, Çev. Yunus Sağlamtürk, s.69.

[2] Russell, Mutlu Olma Sanatı, Çev. Yunus Sağlamtürk, s.92. 

Resimler:

1, 2 ve 3

Total
0
Shares
1 yorum
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki Yazı

Kahkaha + Eğlence = Sitcom

Sıradaki Yazı

Film Tadında Geçecek Dört Mini Dizi

İlgili Yazılar