Tanrısal Güce Sahip Olabiliriz İddiası

Beynimizin Yüzde Kaçını Kullanıyoruz?

“Beynimizin %10’unu kullanıyormuşuz, %100’ünü kullansak eşyaları hareket ettirebilirmişiz!”, “Einstein bile beyninin %5’ini kullanıyormuş.”, “Beynimizin %100’ünü kullansak ışınlanabilirmişiz.” Hepimiz bu söylemlere şahit olduk, hatta kimimiz bugün bile bu iddiaları doğru kabul etmekte. Kafamızın içinde taşıdığımız ve hala tüm parçaların işlevlerini tam olarak çözemediğimiz bu sihirli makine hakkında günümüze kadar gelen birçok teori var aslına bakarsanız. 

İçlerinden yanlışlığına rağmen pek çok insan tarafından benimsenen bir iddia; “Canlılar beyinlerinin yalnızca sınırlı bir kısmını kullanır.” iddiası, eğer doğruluğu ispatlanmış olsaydı büyük bir sansasyona yol açabilirdi. Peki olayın aslı ne? Beynimiz, dedikleri gibi keşfetmediğimiz tanrısal güç kaynağımız olabilir mi? Ne kadarından yararlanıyoruz? Ya da daha fazlasından yararlanmamız mümkün mü?

İddianın temeli 1890 yılında Harvard Üniversite’si psikoloji bölümü araştırmacılarından William James ve Boris Sidis’in “Rezerve Enerji Teorisi”ne dayanmaktadır. Araştırmacıların söylediği şey şu: Çoğumuz zihinsel potansiyelimizi kullanmıyoruz.

 Ancak ne var ki burada kastedilen şey beynin yalnızca bir kısmının kullanıldığı değil, var olan enerji kapasitesinin üzerine çıkılamayacağı gerçeğiydi. Yani beynin belirli bir kapasitesi vardır, ki bu kapasitenin en yüksek 250-300 IQ olduğu tahmin edilmektedir, ve insanların yalnızca %3-4’ü bu zeka kapasitesinin sınırlarına ulaşmayı başarabilmiştir. Beyin kapasitesinin kullanımı ile ilgili bir iddia bile yok aslında, yalnızca ulaşabileceğimiz zekâ kapasitesine dair saptamalar var.

Psikolojide işlevsellik hareketinin öngörücüsü, pragmatizmin öncüsü Amerikalı filozof ve psikolog William James

Sonrasında 1998 yılında Dr. James Kalat’ın beynin derinliklerini keşfetmesi amacıyla yaptığı araştırmalarla bilim insanları başka verilere de ulaşmıştır. Verilere göre insan beyninin bölgelerinin bir kısmı gün içerisinde aktif, bir kısmı da pasif kalıyordu. Yani bazı sinir düğümleri gün içerisinde daha az kullanılabiliyordu. Kalat’ın Biological Psychology dergisinde yayınlanan makalesinde; beynin tamamının kullanıldığını ve beynin bazı bölgelerinin gün içerisinde aktif olmadığını söylemesine rağmen iddia varlığını sürdürmeye devam etti.  Buradan bakıldığında bile meşhur “beyin kullanımı” iddiasının çöktüğünü, yıllardır süren bu inancın çürütüldüğünü söylemek mümkün çünkü gün içerisinde bazı kısımların aktif olmaması, o kısımların kullanılmadığı anlamına gelmez.

Peki sadece araştırma içerikleri yanlış yorumlandığı için mi çürümüş bir iddia olarak kabul etmeliyiz bunu? Elbette hayır. İddianın kabul edilmemesi için birçok neden var. Gelin hep birlikte nedenlere sırasıyla göz atalım.

Öncelikle şunu söylememiz gerekir, biliyorsunuz ki beyin çok hassas bir organ. Aldığı en ufak darbe vücudumuzdaki bazı bölgelerin işlevlerini yerine getirememesine sebep olabiliyor. Şimdi bizlerin de halihazırda bildiği bu bilgiyi iddia ile kıyaslayalım; eğer beynimizin neredeyse %90’lık bir kısmından yararlanamıyorsak neden herhangi bir yerinden aldığı en ufak darbe bizlerde büyük etkilere neden oluyor? İşlevsiz kısımlardan niçin etkileniyoruz?

Bununla birlikte bir diğer soru da enerji kullanımıyla ilgili. Baktığımızda kemirgen ve köpeklerin beyni vücut enerjilerinin %5’ini tüketir, maymun beyni ise %10’unu; fakat %90’ının işlevsiz olduğuna inanılan ve vücut kütlesinin yalnızca %2’sine denk gelen insan beyninin günlük yakılan glikozun %20’sini kullanmasını nasıl açıklayabiliriz? Üstelik bu oran yetişkinlerde %20, çocuklarda %50, bebeklerde %60’tır.

Evrimsel biyoloji açısından baktığımızda ise eğer bir bölge kullanılmıyorsa körelecek ya da başka bir işlev kazanmak üzere yenilenecektir. Fosil kayıtlarına göre anatomik olarak çağdaş insan tanımına uyan en eski fosillerin yaklaşık 300.000 yıl öncesine ait olduğunu düşündüğümüzde, geçen süre zarfı içerisinde işlevsiz bölgelerin başkalaşım geçirmediğini ya da körelmediğini görmemiz, bu bölgelerin zannettiğimiz gibi boş kısımlar olmadığının bir başka kanıtıdır.

Cambridge Üniversitesi psikiyatri kliniğinde doktora yapan Dr. Muzaffer Kaser konuyla ilgili şu yorumu yapıyor: “Beynimizin %10’unu kullanıyoruz diye yanlış bir bilgi var. Beynin %100’ünü kullanıyoruz. Beyin görüntüleme araştırmaları sayesinde beynin bir bütün halinde çalıştığını, bağlantıların etkileşim halinde olduğunu ve bir görev yapılmadığında dahi arka planda çalışan aktivitesi olduğunu biliyoruz. Parmağımızı şıklattığımızda dahi beynimizin %90’ını kullanıyoruz. Zaten vücut enerjisinin büyük bir kısmını kullanan bir organın çoğunun çalışmadan kalması yaşamla bağdaşmazdı.”

Bu noktada şunu ayırt etmemiz gerekir değerli okuyucular, beyin kullanımı ile zekâ kullanımı aynı şeyler değildir. Beyin kapasitesi genetik faktörlerle bağdaşır. Başka bir deyişle zekâ kullanım kapasitesi, bir canlının beynindeki nöron ve nöron bağı sayısıyla orantılıdır ve bu kapasite belirli hastalıklara sahip olmayan canlıların hepsinde %100 olarak kullanılır.

Bir canlının genetik unsurlarla sınırlandırılmış beyin kapasitesi zekanın da üst sınırını belirler. Zekâ kullanımı, bu kapasitenin ne kadar kullanıldığıyla ilgilidir. Zekayı bir kas grubuna benzetirsek, ulaşabileceği üst sınır beynin kapasitesine bağlıdır. Kasların çalışılarak geliştiğini düşünürsek zekâ kapasitesi de üstüne gidilerek en üst seviyesine ulaştırılabilir. Çalışmamız bu noktada var olan nöronlarımızın daha aktif olmasını sağlayacaktır.

İddiayı çürütmek için öne sürebileceğimiz diğer bir konu ise yapılan metabolik çalışmalardır. Çalışmalarda beyne radyoaktif olarak işaretlenmiş 2-deoksiglukoz molekülleri enjekte edilir. Bu sayede radyografi aracılığıyla aktif kısımlar parlak şekilde gözlemlenebiliyordu. Ve araştırma sonucunda beynin her bir noktasında parlaklığın olduğu görüldü. Eğer beynin büyük kısmı çalışmıyor olsaydı, o kısımlar karanlık olarak görülürdü.

Bir hücre eğer özelleştiği işi yapmıyorsa normal yapıları bozulup fonksiyonlarını yapamayacak hale gelmesi gerekir. Örneğin travma, ısı değişiklikleri (aşırı sıcak veya soğuk), radyasyon, elektrik şoku, atmosfer basıncındaki büyük değişiklikler gibi nedenlerle zedelenen kas, uzun süre kullanılmazsa dejenere olması sorunu ile karşılaşılır. Buradan hareketle eğer beynin %90’lık kısmı çalışmasaydı otopsilerde verdiğimiz örnektekiler gibi beyinde çürümeler gözlemlenirdi.

Farklı kanıtlara dayanarak iddianın bilimsel açıdan geçerli olmadığını söyleyebiliriz!

Canlılar organlarını, özellikle hasar gördüğü belirlenenler haricinde, kullanabilecekleri en üst fayda ile kullanmaktadır. Kimi koşulda daha az ya da daha fazla kullanması söz konusudur ancak az kullanılması kullanılmadığı anlamına gelmez. Okuduğunuz için teşekkür eder, iyi günler dileriz.


Kaynakça:

1, 2, 3, 4, 5 ve 6

Resimler:

1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11 ve 12

Total
0
Shares
1 yorum
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki Yazı

Kızıl Veba

Sıradaki Yazı

Sadako ve Bin Turna Kuşu

İlgili Yazılar